19
19
Renç Uzan, Kendi Rotasında
Soyadı tanıdık gelebilir ancak Renç Emre Uzan, gözler önündeki bir aile mirasını kendi yaratıcı yoluna dönüştürmeyi başarıyor. Görüntüyü merkeze alan işlerini, bir yönetmen ve senarist olarak sinemaya yaklaşımını ve yeni filmi La Grossesse’i anlatıyor.
Yazar Selin Yıldız
Fotoğraflar: Tamer Yılmaz
King’s College London’da film eğitimi alan Renç Emre Uzan, bu profesyonelliği bir araca dönüştürmenin yanı sıra sezgiselliği de kucaklıyor. Nuri Bilge Ceylan, Kyoshi Kurosawa gibi efsane yönetmenlerden esinlendiğini söylüyor ve kısa fimlerden moda projelerine uzanan üretimlerinde görüntüyü, Arktik kadar eşi benzeri görülmemiş manzaraları, absürt ve deneysel teknikleri anlatının merkezine koyuyor. Tanınan bir aileden geliyor olmasına rağmen kendi çizgisini buluyor. Öte yandan bu mirası bir değere dönüştürebiliyor. Öyle ki büyükbabası efsane ralli pilotu Renç Koçibey’in maceraperest ruhundan esinlenerek bu kültürel bagajı ileri taşıyıp kendi rotasını kendi belirliyor. Kısa metraj filmlerinin yanı sıra uzun metraj projeler de kaleme alan Renç Uzan, basına verdiği ilk röportajında, Numéro Istanbul’a yıllardır kendisini besleyen coğrafyaları, hayallerini ve bakış açısının nasıl karşılık bulacağına dair duyduğu heyecanı anlatıyor.
King’s College London’da film eğitimi almak sinemaya bakışını nasıl etkiledi? Akademik bir altyapı geliştirmek seni daha analitik düşünmeye mi yöneltti yoksa hala sezgilerinle ilerlediğini mi hissediyorsun?
King’s’te film eğitimi almak çok bilgilendiriciydi ancak başlangıçta beklediğim şekilde değil. “Daha analitik düşünmemi sağladı mı?” diye sormakta haklısın, kesinlikle sağladı çünkü film tarihi, sektörün tarihi, sanat formunun kuramsal yönleri hakkında her şeyi öğrendim ve kendi teorilerimi geliştirip araştırma fırsatı buldum. Ancak uzun vadede bunun çalışmalarım üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Çalışmalarımı aşırı entelektüelleştirdim ve akademik titizliğe çok fazla odaklanarak kendimi, yazacaklarımı ve filmlerimi boğdum. Sinemaya bakış açımı gerçekten şekillendiren şey seyahat etmek, teorilerden kurtulmak, anın içinde olmak ve her şeyi olabildiğince hissetmekti. İçgüdülerime güvenmeyi ve filmin “nefes almasına” izin vermeyi öğrendiğimde çalışmalarımın gerçekten geliştiğini söyleyebilirim. Artık projelerim söz konusu olduğunda mottom şu: Eğer bir şey filmin tonunun, atmosferinin ve duygusunun organik gelişimine katkıda bulunmuyorsa, onu kes. Ancak bu bittikten sonra analitik tarafımı devreye sokup “Bu mantıklı mı?”, “Karakterler kendileri gibi mi davranıyorlar?” gibi sorular soruyorum.
Filmlerinin çoğunda görüntü yalnızca bir estetik unsur gibi değil, neredeyse başlı başına bir anlatı biçimi gibi işliyor. Sence bir hikayeyi diyalogdan çok saf görüntülerle ve müzikle kurmak neden daha ilginç?
Kesinlikle haklısın, kullandığım görseller sadece estetik açıdan hoş değil, aynı zamanda hikaye anlatımı için de bir araç. Buna olan ilgim basit; film her şeyden önce görsel bir dildir. Çalışmamdaki amacım, müzik veya diyalog olmadan tamamen sessiz bir şekilde işleyebilen bir film yaratmak. Yazarken önce bana bir şeyler hissettiren görseller buluyorum, müzik bu konuda çok yardımcı oluyor. Görseller, bir oturma odasının çerçevelenmesi kadar basit bir şeyden, bir kömür madeni çökmesi veya motosiklet kazası kadar karmaşık bir şeye kadar değişebilir. Sonra senaryoya başlıyorum ve ardından diyalog ile müzik hakkında düşünmeye başlıyorum. David Lynch’in film yapmaya başlamasının nedeninin resimlerin hareket ettiğini görmek istemesi olduğunu söylediği zamanı düşünüyorum ve aslında bu, benim duruşumu özetliyor. Dahası, bence her şeyin özünde, duygusal bir deneyim yaşamak için film izlemeye gitmemiz yatıyor ve bir izleyici olarak görüntüyü vurgulayan filmlere en güçlü tepkiyi veriyorum. Dea Kulumbegashvili’nin Nisan, Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne ve Kyoshi Kurosawa’nın Şifa filmlerinden bahsetmezsem eksik kalırım. Benim için bunlar, modern sinemanın harika örnekleri ve son derece saygı duyduğum yönetmenler. Nihai hedefim filmi gölgede bırakmamak ve kendi hikayesini anlatmasına izin vermek; kendime sadık kalarak bu ustaların elde ettiği kalitenin onda birini bile üretebilirsem çok mutlu olacağım.
Görünür bir aileden geliyor olmak ve bugün kendi yaratıcı kimliğini inşa etmek... Bu ikisi arasında nasıl bir denge kuruyorsun? İnsanların seni yalnızca soyadınla değil, kendi üretimlerinle görmeye başlaması senin için ne ifade ediyor?
Bu benim için her şey demek ve inanılmaz derecede minnettar olduğum bir şey. Olmadığınız biri gibi davranmanın hiçbir faydası olmadığını düşünüyorum. Ben olduğum kişiyim ve ailemden geliyorum. Ama yapmayı planladığım çok sayıda film var ve bunları herkesle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Bu yüzden insanlar günlerinden zaman ayırıp filmlerimi izlediklerinde, bu röportajı okuduklarında veya ailem hakkında benimle konuştuklarında, her zaman çok minnettar oluyorum. Diğer yandan bu biraz da korkutucu. Bu, kamuoyu önünde ilk kez gerçekten konuştuğum an ve işime çok fazla sevgi ve özen gösteriyorum, olabildiğince dürüst ve savunmasız olmaya çalışıyorum ve bunu kamuoyu önünde yapmak göz korkutucu ama aynı zamanda heyecan verici!
Battement’ı Grönland, İzlanda ve İsveç gibi çok güçlü coğrafyalarda çekmişsin. Bu mekanları seçerken seni en çok çeken şey neydi? Filmde hissettirmek istediğin duygunun doğal bir uzantısı mıydılar?
Sebepler açıkçası çok basit, Arktik’i çok seviyorum. Her yaz mümkünse oraya gitmeye çalışıyorum ve orada zaman geçirmek istiyorum. Gerçekten de en huzurlu olduğum yer orası ve doğal manzara filmlerin duygularının bir uzantısı benim için. Fakat oraya gitmek için her türlü bahaneyi de kullanırım. Battement ilginç bir örnek çünkü onu çekerken hala mevcut projem La Grossesse için geliştirme ve finansman sağlama üzerinde çalışıyordum ve bitmek bilmeyen fon başvuruları ve sayısız retlerden bıkmıştım. Bir şeyler yapmak ve yeteneğimi geliştirmek istiyordum. Bu yüzden mevcut bir fikri biraz değiştirdim ve daha önce Grönland, İzlanda ve İsveç’te çektiğim bir sürü görüntüyü kullandım ve arkadaşımla birlikte güzel bir şey ortaya çıkarmak için çalıştım, bu yüzden teknik olarak film iki yıllık bir süre içinde çekildi.

İleride senaryo ve karakter odaklı daha uzun projelere yönelme isteğin var mı?
Evet kesinlikle. Zaten iki uzun metrajlı film yazdım ve şu anda geliştirmekte olduğum birçok başka projem var. Bunların hepsi önceki çalışmalarımın aksine çok daha karakter odaklı, daha fazla diyalog içeriyor. Ancak onlara kendi yorumumu katıyorum ve kesinlikle tekrar Arktik’te çekim yapacağım. Önümüzdeki yıllarda bunları yapıp dünyayla paylaşmak için heyecan duyuyorum.
Moda projeleri de portfolyonda yer alıyor. Moda için görsel bir dünya yaratırken çıkış noktan genelde ne oluyor?
Başlangıç noktası aslında biraz farklı olsa da anlatı çalışmalarımla çok benzer. Bence film, edebiyattan çok müziğe daha yakın ve moda veya reklam çalışmaları yaparken ilk düşüncem ritim oluyor. Görüntüler nasıl hareket ediyor? Kesmeler nerede? Görsel çalışma dinamik mi? Ayrıca çekim yaptığım modellerle etkileşim kurmayı ve doğal hareketlerini anlamayı çok seviyorum. İzleyicinin bir hareketin veya pozun zorlama mı yoksa doğal mı olduğunu içgüdüsel olarak anladığını düşünüyorum, bu yüzden çekim ortamını olabildiğince eğlenceli, rahat ve iş birlikçi hale getirmeye çalışıyorum. Bu tür çalışmaların harika yanı deneme yapma potansiyeli bence. Kendi projelerim için sahip olduğum fikirleri farklı bir ölçekte ve bağlamda test etme fırsatı buluyorum. Hepimiz milyonlarca farklı giyim reklamı gördük ve formüllerini artık biliyoruz; bu yüzden kendime soruyorum: Bunu nasıl farklı yapabilirim? İzleyiciyi beklenmedik bir şekilde nasıl şaşırtabilir veya memnun edebilirim? Onları reklamla nasıl hareketlendirebilirim? Bu benim asıl odak noktam ve ticari ve moda odaklı tüm çalışmalarımda uyguladığım bir felsefe.
Temmuz ayında çekimlerine başlayacağın La Grossesse şu an gelişim aşamasında. Bu projede nasıl bir görsel dünya kuruyorsun? Önceki işlerine kıyasla daha farklı bir atmosfer ya da anlatı dili mi bekliyor bizi?
Görsel olarak önceki çalışmalarımla benzer bir çizgide, ancak önemli ölçüde daha yoğun ve kişisel. Başrol oyuncumuz Rowan Polonski harika ve kasıtlı olarak motosikletine kaza yaptırarak cehennemvari bir dönüşüm deneyimi başlatan bir motosiklet sürücüsünü canlandıracak. Bu projede benimle çalışan mükemmel bir ekibim var ve bana duydukları güven hem çok alçakgönüllü hem de motive edici. Atmosfer, daha önce yaptığım her şeyden daha karanlık, daha acımasız, daha belirsiz ve daha ağır. Film, karanlık bir müzik ve tekno ile bestelendi. Bir miktar diyalog da bekleyebilirsiniz. Filmde sürekli değişen yoğunlukların olduğu, karakterlerin seçimlerinin sonuçlarının sonuna kadar hissedildiği bir dünya var. Filmin geri kalanını çok fazla şey söyleyerek bozmak istemiyorum ama bu şimdiye kadar yaptığım en iddialı proje.
İşlerinde sürekli bir hareket hissi var; farklı coğrafyalar, yollar, geçişler, yalnızlık... Londra’da yaşayan biri olarak, seyahat etmek ve sürekli yer değiştirmek senin yaratıcı dünyanı nasıl etkiliyor? Kendi ruh halinden izleri taşıyor mu yaptığın işler?
Kesinlikle ruh halimi yansıtıyor. İlk başta yalnız kalmak ve daha önce hiç görmediğim yerleri görmek istemekle başladı ama yıllar içinde deneyimleri başkalarıyla paylaşmanın keyfini öğrendim. En büyük zenginlik kaynağımız ve insanlığın en büyük hazinesinin kültürümüz olduğuna inanıyorum ve her zaman dünyaya açılmaya çok istekli oldum. Yeni insanlarla, doğayla ve onların kültürleriyle tanışmak, anın içinde bulunmak benim için harikalar yarattı ve çalışmalarımı şekillendirmede çok etkili oldu. Büyükbabam, ülkemizin efsane ralli pilotu Renç Koçibey de muazzam bir maceracıydı. Ve ne zaman yürüyüşe, yolculuklara çıksam, büyükbabama, diğer insanlara ve etrafımdaki dünyaya daha yakın hissediyorum. Üzerinde çalıştığım çok sayıda projem var ve bunların hepsi ruh halimin farklı yönlerini yansıtıyor. İçsel olarak bir şey önemli ölçüde değiştiğinde, başka bir projeye odaklanabiliyorum. Korku/gerilim türüne yakın filmlerim de var, dönem dramaları veya daha çok yumuşak bilim kurguya yakın filmlerim de. Temelde, bir insanın yaptığı bir şeyin kendisini ve yaşadığı dünyayı yansıtmaması imkansız diye düşünüyorum.